ve o gün, orman bahara uyandı

Standart

Kadın çiçektendi. Saçlarında çiçekler taşır, göğsünde baharın kokusunu saklardı.

Onu ilk gördüğünde, adam bunu fark etti. Kadının içindeki baharı, renkleri, canlılığı, coşkuyu, aşırılıkları… Ama daha da önemlisi, fark ettiği şey, bu baharın vahşi olduğuydu.

Kadın, budanmamış bir ağaç gibi büyüyordu. Dalları her yöne uzanıyor, kökleri derinlere iniyordu. Onun ormanında kurallar yoktu; bazı çiçekler fazla hızlı açıyor, bazıları düzensiz büyüyordu. Adam, buranın içinde yürürken, bunu doğanın dengesini bozan bir kusur olarak gördü.

Kadını sevdi. Ama olduğu gibi değil, onun olabileceği ihtimali sevdi.

İlk zamanlar kadın, bunu anlayamadı. Adamın gözlerine baktığında, kendisinin anlaşıldığına inandı. Ona bakan gözlerde bir ışık vardı; güvenilir, sıcak, neredeyse kutsal diyebileceği bir ışık. Sanki adam, içindeki en derin yaraları görüyor, kadının bile farkında olmadığı kırılmalarına dokunabiliyordu. Adamın sarmalayan sıcaklığında, sanki kadın kendi ruhunun en derinlerine, en karanlık köşelerine bile cesaretle bakabilirmiş gibi hissediyordu..Fakat kadın, adamın sevgisinin aslında onun bir şeyleri düzeltme alışkanlığı olduğunu anlayamadı.

Adamın sesi bazen rüzgâr gibi tatlıydı. “Çok hissediyorsun,” dediğinde, kadın bunu bir tavsiye sandı. “Daha dikkatli olmalısın,” dediğinde, kadın bunun bir sevgi gösterisi olduğunu düşündü. “Bence bu kadar hassas olmamalısın,” dediğinde, kadın adamın kendisini düşündüğüne inandı. “Düşüncelerin çok karmaşık,” dediğinde kadın kendini doğru kişi tarafından çözülmeyi bekleyen bir düğüm gibi hissedip, adamın ruhunun en karanlık kuyularına inmiş bir kaşif olduğuna inandı…

Fark etmediği şey şuydu: Adam bir kaşif değildi; bir bahçıvandı..

Ve aslında bir ormanı bir bahçeye çevirmeye çalışıyordu!

Kadın çiçektendi, vahşi ve özgürdü. Ama adam, düzen istiyordu. Ona göre çiçekler, belirli bir sırayla açmalı, rüzgarla eğilmemeli, toprağa fazla kök salmamalıydı.

Ve böylece adam, kadını budamaya başladı.

Onun sevgi dediği şey, şekil vermekti.

Onun ilgi dediği şey, düzene sokmaktı.

Onun “iyileştirme” dediği şey, kadını başka birine dönüştürmekti.

Ve adam bunu fark ettiğinde, sevdiği şeyin kadın değil, onun dönüşme ihtimali olduğunu anladı.

Ama en üzücü tarafı o ihtimale bile hiçbir zaman inanmamıştı.

Kadının gerçekten değişeceğini hiç düşünmemişti. Aslında onun vahşi doğasını evcilleştiremeyeceğini biliyor, ama yine de budamak için bahçesinde tutuyordu. Meyve verip vermeyeceğini bilmeden, ama yaptığı işe inanarak toprağı sulayan bir bahçıvan değildi o. Meyve vermek yerine çiçek açabilecek bir ağaç dikip yine de ondan meyve bekleyen bir bahçıvandı o.

Kadına şekil verme çabası, aslında başarısız olacağını çok önceden bildiği bir savaşın içine girmekti. Çünkü adamın kazanmaktan çok savaşmaya ihtiyacı vardı. Eğer kadın kendi başına tam ve bütün olursa, adamın ellerinde ona sunacağı ne kalacaktı? Belki de en büyük korkusu buydu; kadının kendi toprağını kendi elleriyle yeşertebileceğini görmesi… Çünkü kadın ona muhtaç olmazsa, adamın varlığının ne anlamı olacaktı?

O hep budayan olmaya alışmıştı, ve sadece budamayı biliyordu, kök salmayı değil!

Aslında adamın ihtiyacı orman bozması bir bahçe de değildi, sadece bahçıvan olmaktı!

Asıl amacı, kendi ellerinin bir işe yaradığını hissetmekti!

Çünkü adam, kendi varlığının anlamını, budadığı dalların sayısıyla ölçüyordu.

Kendi eksiklerine bakmadan, sadece başkalarını iyileştirerek kendi varlığını geçerli kıldığına inanıyordu. Kendi içindeki boşluğu görmek yerine, onu başkalarının yaralarıyla dolduruyordu. Çünkü birini eksik ilan etmek, onu iyileştirme yetkisini de yanında getiriyordu.

Ve adam kendini “iyileştiren” olarak konumlandırdığı sürece, kendi yaralarına bakmak, onlarla boğuşmak zorunda kalmayacaktı. Başkalarının yaralarını sarmaya bu kadar tutkuyla sarılmasının nedeni, kendi içindeki boşlukla göz göze gelmemek için sürekli dışarıya bakmaktı.

O yalnızca iyileştiren olmak istemiyordu, aynı zamanda ihtiyaç duyulan olmak istiyordu. Ve bu yüzden eksikliklerin, defoların varlığı onun için bir gereklilikti!

Eğer herkes kendi yaralarını kendi sararsa, kimse onun ellerine muhtaç olmazsa, O ne olacaktı? Kim olacaktı?

Bu yüzden başkalarının iyileşmesini gerçekten istiyor muydu, yoksa iyileştirmek için hep biraz eksik kalmalarına mı ihtiyaç duyuyordu?

Belki de adamın en büyük savaşı buydu: Kendi varlığını, başkalarının eksiklikleri üzerine inşa etmişti ve eğer onlar tamamlanırsa, O yıkılacaktı!

Kadın başlarda fark edemedi. Adamın doğasına uyum sağlamak için, kendi çiçeklerinden bazılarını kopardı. Rüzgarda dans etmeyi bıraktı. Kendi sesinden şüphe etmeye başladı.

Ama tüm bunların içinde sadece kayıplar yoktu. Kadın bütün bunlar olurken, büyüyor, derinleşiyor, içindeki gücü de farkediyordu bir yandan. Kendi doğasının bozuk ritimlerini gözlemledi. Kadın ormanında kendi dallarına dolanan dikenli sarmaşıklarını, sessizce büyüyen zehirli bitkilerini de gördü bu sayede!

Fakat gördüklerini yok etmeye çalışmadı! Onlardan utanmadı, saklamadı, savaşmadı.

Sadece gördü ve kabul etti. Çiçek kadın, bütün o çiçekten olmayan detaylarını sevebilmeyi öğrendi ve yenilenmeye karar verdi.

Kadının ormanı tekinsizdi evet! Adam kadının bunu farketmesini sağlamıştı. Ve bu farkındalık anı, o ormanda bir güneş doğumu anıydı!

Ve kadın gündoğumunda, ilk kez kendisine şu soruyu sordu: “Bu ormanı düzenli bir bahçeye dönüştürme çabası kimin içindi?..”

Kendinden beklenildiği gibi kontrol altına alınmış, hizaya sokulmuş bir bahçe mi olmalıydı evi? Yoksa olduğu gibi olan, zamana ve rüzgara teslim bir orman mı?

Bir orman, her zaman ormandı, ne yazık ki o düzenli bir bahçe olamazdı, yaratılışı buna müsait değildi! İçinde yılanlar da vardı, vahşi hayvanlar da… Kimi zaman fırtınalar kopuyor, kimi zaman mevsimler birbirine karışıyordu. Ama kadın bunlardan artık korkmuyordu. Ormanın sadece çiçeklerinden değil, gölgelerinden de oluştuğunu anladı.

Ve bir ormanı, onun doğasına karşı gelerek sevmek mümkün değildir!

Ve burayı başkaları için değil, kendi için güzelleştirmeye karar verdi!

Başkası için güneşte ışıldayan aydınlık bir bahçeye dönüşmek yerine, kendi vahşi ormanını hem sevmeye, hem de onu elleriyle daha güzel bir yer yapmaya karar verdi. Köklerine dolanan sarmaşıkları koparıp atmayacaktı; hayır, onlarla nasıl yaşayacağını bilecek ve kendini parçalarını eksiltmeden var edebilecekti.

Bu kararı alması adamla beraberken, bir sabah uyandığında, o içindeki vahşi baharın, kontrol altına alındığını farketmesiyle doğdu.

Kadın farketti ki, birinin kontrolünün altındayken artık rüzgarla savrulmuyordu doğru; ama artık büyümüyordu da…

Ve kadın anladı ki;

Sevilmek böyle hissettirmemeliydi.

Sevmek zaten bu olmamalıydı!

Sevmek, birini baştan yaratmaya kalkışmadan, olduğu gibi görebilmekti. Onu dizginlemeye çalışmadan, kendi doğasına saygı duyarak, olduğu gibi kabul etmekti. Ona kendini fazla hissettirmeden, eksik olduğuna inandırmadan, yanlışları olsa bile varlığının “tam” olduğunu hatırlatmaktı…

Sevmek, bir ormanın içinden geçerken sadece derinliklerdeki gölgeleri görmemekti, aydınlık patikaları da fark edip, tüm yolları beraber yürüyebilmekti. Ama belki de daha da ötesi, o ormanın bir parçası olmaya cesaret edebilmekti. Yalnızca izleyici olarak değil, onun içine kök salarak, onunla birlikte değişerek, bazen rüzgarına kapılıp savrularak yine de o rüzgarla süzülmekten korkmayarak..

Sevmek, gözünü dikenlere, yabani otlara dikmek yerine, orada sabırla büyütülmüş olan gülleri de fark edebilmekti. Yalnızca bir bahçıvan gibi dışarıdan düzen getirmeye çalışmak değil, bazen vahşi kalabilmesine izin vermekti. Her şeyin mükemmel olmasını beklemeden, dalındaki çatlakları, toprağındaki kuraklıklarını, kördüğüm olmuş sarmaşıklarını da görebilmek, ama yine de güzelliğini inkar etmemekti.

Çünkü orman dediğin, tek bir şeyden değil, her şeyden oluşurdu..

Yalnızca bahar çiçekleri, yemyeşil yapraklarını gökyüzüne kafa tutar gibi salmış, bulutları yaran ağaçlardan ibaret değildi orman; bazen fırtınalarla, bazen kuruyan yapraklarla, bazen de içinden çıkmak isteyeceğin karanlık kuytu derinliklerle doluydu. Ama orada kalmak, içinde kaybolmaya cesaret edebilmek, gerçekten sevmek demekti.

Ve belki de en büyük mesele buydu: Sevmek, ormanı anlamaya çalışmadan, ona ‘karanlık’ dememekti..

Ve gerçek sevginin “olduğu gibi, bir orman olarak kabul gördüğü yer” olduğunu anlayan kadın, kendi ormanında köklerinin tekrar toprağa ulaşmasına izin verdi.

Kadın, kendi rüzgarını dinlemeye başladı.

Ve saçlarına tekrar çiçeklerini taktı.

Artık adamın ellerinde yapacak bir işi kalmamıştı.

O gün, adam öfkelendi.

Çünkü ilk defa, kadının artık ona ihtiyacı olmadığını fark etti. Onun toprağında serpilmesine, kendi renklerini seçmesine, kendi gökyüzüne kök salmasına, kendi ışığını, kendi aydınlığını bulmasına şahit oldu. Ve belki de adam için en acısı, bunu biraz adam sayesinde, biraz da ona rağmen ve hatta ondan bağımsız bir şekilde yapabilmesiydi.

Ve adam, kadını en çok o gün terk etti.

Çünkü artık onu budayarak şekillendiremeyeceğini anladı. Onun ellerine bakan, toprağını ona emanet eden, hangi çiçeği açacağını ona soran bir kadın yoktu artık karşısında…

O gün adam, çok, çok öfkelendi..

Kadına, çiçeklerinin yanlış renklerde olduğunu söyledi.

Kadının toprağına, köklerine, dokularına laf etti.

“Ormanın kapkaranlık” dedi… “Bu ormanda hiçbir zaman güneş doğmayacak!”

Kadın fazla duygusaldı, fazla yoğun, fazla karmaşıktı. Fazla fazla fazlaydı..

Kadın bir ormandı.

Ama adam ormanda değil, bir saksıda kendini çok daha huzurlu ve güvende hissederdi.

Ve kadın gülümsedi. Tüm bu sözler artık ona işlemiyordu.

Çünkü artık bildiği bir şey vardı.

Adamın “fazla” dediği her şey, onun doğasıydı.

Ve kadın, o gün adamı değil,

o sevmenin anlamını bilmeyen adamı değil,

kendi şarkısını seçti…

O gün rüzgar esti…

O gün, orman hiç olmadığı kadar vahşi ve güzeldi.

Ve kadın, ilk kez kendi baharında rüzgarda dans etti..

ve o gün, orman bahara uyandı’ için 4 yanıt

  1. Yaman adlı kullanıcının avatarı Yaman

    bunların tamamı aslında sizin harikalığınız. çiçek açmak ve de gerçek bir çiçek olmak herkesin ulaşabileceği bir mertebe değildir

    Beğen

Zayn için bir cevap yazın Cevabı iptal et